15 03 2010

Gece Hayatı İnovasyonu: Beyrut Music Hall

Son günlerim bol seyahatle geçti. Önce Dubai, daha sonra Suriye, Bulgaristan ve son olarak da Beyrut.

Meslek hastalığı olarak adlandırılabilecek kötü alışkanlığımdan dolayı gezdiğim bütün bu ülkelerde inovatif fikirleri ve ülkelerin inovasyon iklimini merak ettim, incelemeye, anlamaya çalıştım. Önümüzdeki günlerde vakit buldukça gözlemlerimi sizlerle paylaşacağım. Bugünü konuya Beyrut'ta gitme şansını bulduğum son derece ilginç bir mekan anlatarak başlamak istiyorum: Music Hall.

Music Hall esas itibarı ile 2003 yılında sinema salonundan dönüştürülmüş kabare tarzında bir eğlence mekanı. Kocaman bir sahne, şimdiye kadar gördüğüm en büyük barlardan birisi ve 800 kişinin rahatça oturup yemek yiyip, sahneye çıkan enfes grupları dinleyebildiği bir gece kulübünden bahsediyoruz anlayacağız. Bizim gittiğimiz gece o kadar çok insan ayaktaki sanırım 1.000 kişinin üzerinde bir izleyici kitlesi vardı. Peki neresi mi inovatif bu kulübün? Müsade edin anlatayım.

Music Hall'da gecede tam 12 ayrı grup sahne alıyor. Dünya'nın her köşesinden müzikler çalan bu gruplar sadece 2'şer şarkı icra ediyorlar ve daha 2. şarkılarını bitirmek üzereler iken perde kapanıyor ve alkışlarla uğurlanıyorlar. Grupların son derece kaliteli olduğunu ve gerçekten şahane müzik icra ettiklerini de hemen ekleyeyim. Müzisyenlerin sahnede olmadığı 15 dakikalık aralarda ise DJ'ler dünyanın dört bir yanından her çeşit müziği çalıp insanları bir yandan müziğe doyuruyor, bir yandan da deli gibi dans ettirip eğlendiriyorlar. İnanılmaz bir çeşitlilik ve tempo var ortamda.

Bu kadar farklı ve coşkulu dünya müziğinin hem de canlı performanslarla bir araya getirilip çalındığı bir başka gece kulübü konsepti Dünya'da yokmuş. Bu yönüyle Music Hall son yılların en inovatif gece hayatı mekanlarından birisi olma ünvanını hak ediyor doğrusu. Laf aramızda bu kadar eğlenceli bir ortamı da şimdiye kadar hiç görmediğimi eklemem gerekir. Beyrut'un inanılmaz renkli ve bol çeşitliliğe sahip gece hayatında apayrı bir yere sahip olan Music Hall'ın ileride franchise mantığı ile küreselleşmesi hedefleniyormuş . Vikipedia İstanbul'lu bir girişimcinin böyle bir yatırımı planladığını açıklıyor bu arada.

Music Hall'ın iki kurucusundan birisi olan Michel Elefteriades bir inovasyon canavarı zaten. Lübnan'da doğan Elefteriades aslında Yunan'lı bir aileden geliyor ve hayat hikayesi inanılmaz derecede karmaşık. Lübnan iç savaşında aktif rol alan Elefteriades savaş sonrasında politik sürgün olarak Küba'da 3 yıl yaşıyor. Aslında güzel sanatlar okuyan Michel bir ressam, şair ve roman yazarı. Bu inanılmaz çok yönlü kişi aynı zamanda 120'nin üzerinde bestesi olan bir müzisyen. Ama hepsinin ötesinde Elefteriades bir müzik prodüktörü ve girişimci.

Siyasi kişiliği ile de aykırı br porte çizen bu ilginç girişimcinin belki en inovatif projesi ise Nowheristan (Hiçbiryeristan).

Milletlerin, ırkların, sınırların olmadığı bir ülke hayal eden Michel Elefteriades bu hayalini gerçekleştirmek için internet üzerinde sanal bir ülke olan Nowheristan'ı yaratmış. Binlerce vatandaşı olan Nowheristan'ın nasıl bir ülke olduğunu şöyle açıklıyor bu inovatif girişimci:

"Hayali bir ülke. Hem hiçbir yer hem de her yer. Nowheristan’da doğdunuz ülkeyi, kökenlerinizi, kültürünüzü unutup sadece siz oluyorsunuz. Hiçbir yere bağlı değilsiniz, atalarınızın yaşayışından, onların kavgalarından ve ilişki ağlarından sıyrılıyorsunuz. Örneğin bir Ermeni ya da Türk yıllar önce yaşanmış bir olayın yükünü üstlenmek zorunda değil. Bir Ermeni, büyük annesi Türklerle problem yaşadığı için Türkleri sevmemek zorunda mı? Bunu reddeder ve Nowheristanlı olur. Nereden geldiğinizin, kim olduğunuzun, alışkanlıklarınızın hiçbir önemi yoktur Nowheristan’da. Bu ütopik ülkeyi 2003’te kurdum."

Yazar: Bora ÖZKENT




26 01 2010

Paul Auster'i Tanımak

Elbette "iş yaratıcılığı" ile "sanat yaratıcılığı" kavramları arasında çok önemli farklılıklar var. İş insanının yaratıcılığı netice itibarı ile kar, büyüme, maliyet gibi ticari konulara odaklıyken, sanatçının yaratıcılığı çok daha geniş alanlarla, argümanlara ve enstürümanlara yayılabiliyor. 

Ama gerçek inovatörlerle sanatçılar arasında bir ortak nokta yine de söz konusu: Dünyanın ve yaşamın mevcut halinden memnun olmamak ve daha iyisinin yaratılabileceğini iddia etmek.

Ya da en azından hayal etmek diyelim.

İnovatörler bu dertlerini yeni ürünler, iş modelleri veya pazarlama yöntemleri ile yansıtırken, sanatçılar ise fikirlerini kimi zaman yazıya, kimi zaman resime, kimi zaman filme, kimi zaman ise elleriyle şekillendirdikleri heykellere döküyorlar.

Büyük hayranlık duyduğum Amerikalı yazar Paul Auster kitap yazmayı tercih eden yaratıcılardan. Pek çok eleştirmen tarafından Amerika'nın son dönemdeki en yaratıcı yazarları arasında kabul edilen Auster aynı zamanda çok da üretken.  Her yıl neredeyse iki kitap çıkaran Auster Yanılsamalar Kitabı, Ay Sarayı, Şans Müziği, Son Şeyler Ülkesinde, Timbuktu ve son çıkardığı Görünmeyen gibi romanlarıyla bambaşka bir hayatın mümkün olabileceğine biz okuyucularını defalarca ikna etti.

Bu pazar Habertürk'te Gülenay Börekçi'nin yazısından öğrendiğime göre Auster roman kahramanlarının renkli hayatları aslında kendi renkli geçmişinin birer yansımasıymış. Eserlerindeki ilginç kahramanları sayesinde bize bambaşka bakış açıları ve alternatif hayat tarzları sunan Auster, meğerse kendisi de bu tür hayat deneyimlerine girip çıkmış, deyim yerindeyse denemediğini bırakmamış. Meğerse Auster'in edebiyat zenginliği kendi yaşam zenginliğinin de doğrudan bir yansıması imiş.

İşte sizin Auster'in hayatından bazı kesitler:

"New Jersey doğumlu Paul Auster, tarihçi Lydia Davis'le evlendikten sonra Dante'nin İtalya'sında, Lorca'nın İspanya'sında ve James Joyce'un İrlanda'sında  yaşadı.

Garip işlere girip çıkıyor, hatta bazılarını kendisi yaratıyordu. Mesela bir dönem tuhaf oyuncakları keşfedip patentlerini alarak oyuncak firmalarına satıyordu. Bir kış mevsimini, şehir dışında bir çiftlikte karısıyla birlikte kahyalık yaparak, hayvanlara bakarak geçirmişti. Hatta Meksika'ya gidip ucuz film setlerinde bile çalışmıştı.

Bugün DJ'lik yapan oğlu Daniel doğunca para kazanabilmek için Vietnam savaşına katılmaya karar verdi. Neyse'ki piyangodan büyük ikramiyeyi kazanınca bundan vazgeçti. Artık sıfır noktasından çıkmıştı, parası vardı, roman yazmaya başlayabilirdi."

Auster'in örneğine bakacak olursak sanatçı yaratıcılığı ancak renkli bir hayatın yaşanması işe ortaya çıkabiliyor. Aynı durum iş yaratıcılığı için de geçerli değil mi sizce? Acaba iş yaratıcılığını arttırmak isteyenler ya da girişimcilik hayalleri kuranlar önce yaşam deneyimlerini zenginleştirmekle mi yola çıkmalılar? Acaba işteki başarının sırrı yeni bir hayatın tasarlanmsından mı geçiyor?

Yorumu sizlere bırakıyorum.

Yazar: Bora ÖZKENT

24 01 2010

Yeni Hayat


Evet, biz bir "iş" blogu yazıyoruz. İş dünyasının bizi çok heyecanlandıran yönlerini, yani inovasyonu, girişimciliği, müşteri deneyimini, müşteri iç görüsü geliştirmeyi sık sık işliyoruz yazılarımızda. Bazen fikirlerimizi bazen de bilgilerimizi paylaşıyoruz okurlarımızla. İş dünyasının Steve Jobs gibi kahramanları da ilgi alanımıza giriyor doğal olarak, çünkü onların katkılarının sadece iş dünyasının değil, tüm hayatımızın değişiminde büyük rol oynadığına inanıyoruz.

Ama hayat(ımız)iş dünyasından ibaret değil elbette.

Başka şeylerden de keyif alıyoruz. Örneğin yıllar geçip yaşımız ilerledikçe sanata ve dünyayı tanımaya daha fazla yer ayırmak istiyoruz hayatlarımızda. Özkent&Taysever ortakları olarak hayatımızın renklenmesini, daha fazla fikir, bilgi, eser, ülke, insan ve deneyimle tanışmanın ve hayattan keyif almanın yeni yollarını bulmanın peşine düşmek istiyoruz. Kızımız Ece'ye bırakabileceğimiz en büyük mirasın da zengin bir hayat deneyimi ile geçmiş çocukluk ve gençlik günleri olduğuna inanıyoruz bu arada.

Hem zaten iş hayatının getirdiği zorunlulukların insanların üstüne birer kalıp gibi giydirilmesinden kendimizi bildik bileli pek hoşlanmıyoruz. Hoşlanmadığımız için profesyonel şirketlerdeki kariyerlerimizden vazgeçip eğitimcilik maceralarına atıldık. Düz mesai saatlerinin ve düz iş insanı mentalitesinin rutinliği bizi bozduğundan daha maceracı iş hayatlarının heyecanına kapıldık.

Üstelik renkli hayatların iş hayatında da insanları farklılaştırdığını, beklenmedik başarılar getirdiğini, olmadık kapıları açtığını sık sık gözlemliyoruz, hem yakın çevremizde, hemde okuyarak takip etmeye çalıştığımız küresel iş dünyasında. Yani renkli bir hayatla başarılı bir iş hayatı birbirine hiç de zıt kavramlar gibi gözükmüyorlar.

İşte bütün bu düşüncelerden yola çıkarak blogumuza: "Yeni Hayat" kategorisi altında yazılar eklemeye başlıyoruz bugünden itibaren. Tabii geçmişte yazdığımız bazı yazıları da bu yeni başlığın altında toplamak istiyoruz. Meğerse şirketimizi yeni kurduğumuz o günlerin haralası gürelesi içinde adını koyamasak da, yeni bir hayat düşüncesi hep varmış zihinlerimizde.

Yeni Hayat kategorisinde sizlerle paylaşacağımız yazılarımız, bir yandan klasik iş-ev-iş üçgeninin ve bu üçgenin getirdiği tüm klasikliklerin dışında neler yapılabileceğini, bir yandan da hem dünyayı, hem de kendimizi nasıl daha iyi bir yaşam tarzına sokabileceğimizi tartışmaya açtığımız metinlerden oluşacak. Sanat, bilim, çevre, hayat tasarımı gibi konuları işliyor olacağız.

Umarım yazılarımız ilginizi çeker.

Umarım sizler de yeni bir hayatın büyüsüne kapılmaya, bu konuda hemen eyleme geçemesiniz bile düşünsel olarak zihninizde birşeyler geliştirmeye başlarsınız.

19 01 2010

İnovasyon DNA'sı-5: İlişkiler Ağını Yönetmek



"İlişkiler ağını yönetmek" belki de çok iyi bir çeviri değil ama daha iyisini de bulamadık açıkçası. İngilizce "Networking" kelimesinin tam Türkçe karşılığı yok ne yazık ki...

Oysa son dönemlerde bizi en çok heyecanlandıran iş kavramlarından birisi Networking.

Yakın zamanda bir bankanın şube müdürleri üzerinde yaptığımız inceleme bize başarılı "networking"in, çok başarılı şube müdürlerini daha sıradan şube müdürlerinden ayıran en temel beceri olduğunu gösterdi. İş hayatındaki genel tecrübelerimiz de aynı doğrultuda. İlişkiler ağını etkin bir şekilde yöneten insanların başarıya ulaşma şansları diğerlerinden her zaman daha fazla.

Ve meğerse inovatörlerin en temel özelliklerinden birisi de networking konusundaki büyük becerileriymiş.

Harvard Business Review'in araştırması inovatif insanların farklı fikirlere, görüşlere ve yaşam tarzlarına sahip insanlarla tanışmak, onları anlamak ve farklılıklarından yararlanmak için ciddi bir çaba gösterdiklerini ortaya koyuyor.

İnovatörler sanatçılarla, girişimcilerle, akademik insanlarla, politikacılarla, maceraperestlerle, bilim adamları ve düşünürlerle bir araya gelmek ve onların fikirlerinden ilham almak için ellerinden gelen her türlü fırsatı kullanıyorlar.

İnovatörler farklı disiplinlerden insanlarla sohbet etmek ve fikirlerini paylaşmaktan, farklı ülkelerin kültürlerini anlamaktan ve farklı iş kollarındaki inovatif fikirleri takip etmekten büyük bir zevk alıyorlar.

Galiba inovatör olmak isteyen insanların yola çıkarken atmaları gereken ilk adım çevrelerini genişletmek ve farklı insanlarla arkadaşlıklar kurmanın yollarını bulmaktan geçiyor.

Yazar: Bora ÖZKENT

18 01 2010

İnovasyon DNA'sı-4: Deneme


Sanırız "Bir deneyelim abi!" tadında sözler gerçek inovatörlerin en çok kullandıkları kalıp cümlelerdendir. Akıllarına gelen fikri çok fazla evirip çevirmek, üzerine detaylı fizibilte tabloları üretmek yerine, "bir kere denemeyi" tercih edenler gerçek inovatörler olmak konusunda çok daha fazla şansa sahipler.

Üstelik bu denemeleri sırasında başarsızlık korkusu da yaşamıyor olmaları gerekir. Tam tersine yaşadıkları başarısızlığın bir sonraki başarılarının öncüsü olduğuna dair derin inançları inovatörleri diğer insanlardan ayıran belki de en önemli özellikleri. Thomas Edison'un başarısız olduğu bir sürü ardışık deneyden sonra söylediği gibi: "Başarısız olmadım. Sadece işe yaramayan 10.000 adet yöntem keşfettim."

Harvard makalesinde incelenen tüm inovatörlerin denemeye olan inanılmaz merakları çocukluklarından beri ortak bir özelliklerini teşkil ediyor. Michael Lazaridis lisede görecelik teorisini kafasına takarken, Jeff Bezos daha yeni yürümeye başlayan bir çocukken meraktan karyolasını parçalamış, Steve Jobs ise Sony Walkman'inin içini dışına çıkarmış. Hep aynı keşif ve deneme duygusu.

Bugünlerde Kindle adlı elektronik kitap okuyucusu ile kitap endüstrisini sarsmayı, hatta yeniden yaratmayı deneyen Amazon'un kurucusu Jeff Bezos, kurumunun deneme-yanılma-öğrenme-yeniden deneme ve en sonunda icat etme kültürüne sahip olmasına çok önem veriyor.

“Çalışanlarımızı deneyler yapmaları konusunda cesaretlendiriyorum,” diyor Bezos. “Eğer süreçlerimizi yeterince ademi merkeziyetçi hale getirirsek çok fazla maliyeti olmayan denemeler yapmaya ve sonunda çok sayıda inovasyon gerçekleştirmeye uygun bir ortam yaratmış oluruz."

Yazar: Bora ÖZKENT

15 01 2010

İnovasyon DNA'sı- 3: Gözlemleme

Antropoloji insan bilimi anlamına geliyor. Kabaca insanları doğal yaşam ortamlarında gözlemleyerek onların davranış kalıpları hakkında bilgiler edinmek olarak tanımlayabileceğimiz antropoloji, artık iş insanlarının sık sık başvurmaya başladıkları bir bilim dalı. Ya da en azından inovatif iş insanlarının.

Büyük inovasyonları doğuran fikirlerin pek çoğu inovatörlerin insanların davranışlarını incelemesi ve dile getiremedikleri ihtiyaçlarını belirlemesiyle ortaya çıkıyor.

Örneğin otomobil dünyasında hızla yükselen Hint'li Tata'yı ele alalım.Şirketin kurucusu Ragan Tata'nın, tek bir motosikletin üzerinde doluşmuş 4 kişilik bir Hint ailesinin zorlu ve tehlikeli seyahatini gözlemlemesi onu bu aralar dünyada çok konuşulan "Nano" adlı süper ucuz otomobili üretmeye teşvik etmiş.

Uzun yıllar süren araştırmalar sonucunda ortaya çıkan yeni modüler üretim sistemi Nano'nun 2.500$ gibi inanılmaz bir fiyata üretilmesini mümkün kılmış. Ancak herşeyin başı Ragan Tata'nın basit gözlemi ve karşılanmamış bir müşteri ihtiyacını ortaya çıkarmasıyla mümkün olmuş.

Toyota’nın "Genchi Genbutsu" adını verdiği yöntem de aynı felsefeye dayalı. "Olayın gerçekleştiği yere git ve herşeyi kendi gözlerinle gözleme" olarak çevirebileceğimiz bu felsefenin Toyota kültürü üzerinde büyük etkileri var.

"İnovasyon" ümitlerini hala kapalı kapılar ardındaki havalı odalarda gerçekleştirilecek "beyin fırtınaları"na bağlayan yöneticilere saygılarımızla duyurulur.

Yazar: Bora ÖZKENT

03 01 2010

İnovasyon DNA'sı- 2: Sorgulama


Peter Drucker kışkırtıcı soruların önemini şöyle vurguluyor:"Önemli ve zor olan iş hiç bir zaman cevapları bulmak değildir, asıl zor olan doğru soruları bulmaktır."

"Şunu farklı yapsaydık, acaba sonuçları ne olurdu?" İşte bir inovatörün en tipik sorusu. Mevcut durumda, alışılmış, kabul edilmiş, artık değiştirilemez gerçeklik olarak kabul edilen şeyleri yeniden sorgulamak ve değişim fırsatlarını tanımlamak inovatörlerin en büyük tutkusu. Onlar dünyayı değiştirmek istiyorlar. Onlara göre her şey yeniden sorgulanabilir.

Örneğin Dell'in kurucusu Michael Dell'i giişimciliğe sevk eden temel sorusu şu olmuş: "Neden bir bilgiyasarın içindeki parçaların toplam maliyeti 600$ iken,bunlar birleştirilip bir bilgisayar haline dönüşünce toplam değerleri birden 3.000$a çıkıyor, bu değiştirilemez mi?" Sonuç: Dell'in dillere destan tedarik zinciri ve doğrudan nihayi tüketiciye satış yöntemleri.

Salesforce.com'un kurucusu Marc Benioff ise Amazon ve eBay gibi şirketlerin internet üzerinden yaptıkları muazzam miktarlardaki ürün satışlarını görünce kendi kendine şu soruyu soruyor: "Neden işlemlerin tamamını internet üzerinden yapmak varken, yazılım kurmak (dowloading)ve versiyon ilerletmek (upgrading) işlemleri hala eskisi gibi yapılıyor ki? Sonuç: Üyelik sistemine dayalı internet tabanlı satış otomasyonu salesforce.com.

Soru sormak yöneticileri fikir üretmenin en önemli engellerinden birisi olan "geçmişle ilgili meseleler"den de kurtarabiliyor. Örneğin karşınıza çıkan yepyeni bir iş fırsatı konusunda geçmişte aldığınız kararlar sizi huzursuz ediyorsa rahatlıkla şu soruları sorabilirsiniz: "Ya o elemanı henüz işe almamış, o makinaya yatırım yapmamış, o süreci yeniden tasarlamamış, o şirketi satınalmamış veya o stratejiyi duyurmamış olsaydınız, bugün ne yapardınız?"

Soru sormanın sonu yok.

Tabii inovatif fikirlerin de öyle.

Yazar: Bora ÖZKENT

20 12 2009

İnovasyon DNA'sı - 1. Bağlantılandırma


Harward Business Review'de çıkan makalede inovasyon DNA'sına sahip insanlardaki 5 ortak özellikten birisi olarak "bağlantılandırma" gösteriliyor.

Bağlantılandırmayı, ilk bakışta aralarında hiç bir ilişki ya da alaka olmayan ve tamamen başka alanlara ait problemleri, soruları, fikirleri ya da uygulamaları bir araya getirerek yeni çözümler oluşturmak olarak tarif edebiliriz (Ne tarif oldu ama?).

Steve Jobs yaratıcılığı "Şeyleri birbirine bağlamak" olarak tanımlıyor ve Apple ürünlerinin kullanıcılar tarafından bu kadar beğenilmesini ve kolay kullanılmasının kendisinin üniversite yıllarında aldığı kaligrafi (güzel yazı yazma) dersleri ile açıklıyor. Bilgisayarlar ve güzel yazı yazma sanatı... Birbirileri ile son derece alakasız gözüken bu iki sahanın kombinasyonu karşımıza şahane Apple ürünlerini çıkarıyor. Steve Jobs'un meditasyona ve Mercedes Benz ürünlerinin teknolojik mükemmeliğine olan ilgisinin de Apple ürünlerinin tasarımını etkilediği bilinir.

Bağlantılandırmanın tarihte de örnekleri var. Mesela girişimci Frans Johansson "Medici Etkisi" adlı kitabında ünlü Medici Ailesi'nin Floransa'ya ünlü şairleri, bilim insanlarını, heykeltraşları, filozofları ve ressamları davet ederek bu farklı insanların ve alanların arasında kurulan yepyeni bağlantılar sayesinde rönesansı besleyen fikirlerin ortaya çıktığını anlatıyor.

Yine o dönem Floransa sakinlerinden olan Leonardo Da Vinci kendisini Uomo Universale (Evrensel İnsan) olarak tanımlardı. Bilindiği gibi Da Vinci, fiziksen, anatomiden, astronomiden, resimden ve heykelden anlardı. Mona Lisa'nın şahane gülümsemesinin bütün bu farklı alanların bir araya gelmesinden doğan bir yaratıcılık şaheseri olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla.

Bir insanın bağlantılandırma yeteneklerini arttırması için temel olarak yapması gereken sürekli olarak "yeni şeylerle" karşılaşmasını sağlamaktır. Beyin insan farklı şeyler deneyimleyip duyumsadıkça daha çok bağlantı kuracaktır. Aslında makalenin devamında anlatılan 4 madde de beyine bu anlamda yardımcı oluyor. Merak ediyorsanız lütfen bizi okumaya devam edin.

Yazar: Bora ÖZKENT

İnovasyon DNA'sı


Türkiye'de ve yurtdışında verilen inovasyon eğitimlerinin sıkça düştükleri bir hata var. Yaratıcı düşünme/problem çözme tekniklerini öğrenmeyi, inovatif düşünmeyi geliştirmek için yeterli saymak. Ne kadar büyük bir hata!

Evet, yaratıcı düşünme teknikleri insanların inovatif düşünme becerilerinin geliştirilmesinde ve bir soruna çok sayıda alternatif çözüm yaratılmasında yararlı olabilirler. Özellikle grup çalışmalarında bu tekniklerin takımların yaratıcılığını arttırmak yönünde oldukça yararlı olduklarını yönettiğimiz workshoplarda sık sık gözlemliyoruz.

Öte yandan inovatif düşünebilmek için bir takım teknikleri kullanmanın çok ötesinde kişinin genel hayat tarzının, yaşadıklarının, gördüklerinin, denediklerinin, tattıklarının ve tanıdığı insanların çok daha önemli rolleri var. Nitekim inovatif iş insanlarının bu tekniklerin hiç birini kullanmadan (hatta bu tekniklerden haberlerinin bile olmadığını düşünüyoruz) şahane iş fikirleri bulduklarını defalarca gözlemledik.

Harvard Business Review'deki İnovator'ün DNA'sı adlı makalelerinde Jeffrey H Dyer, Hal B.Gregersen ve Clayton M.Christensen aynı konuyu ele almışlar. Üç bilimadamı yaptıkları araştırmalara dayanarak inovatif insanlarda 5 temel özelliğin ortak olduğunu kanısına ulaşmışlar.

1. Bağlantılandırma(Associating)

2. Sorgulama (Questioning)

3. Gözlemleme (Observing)

4. Deneme (Experimenting)

5. İlişkiler Ağını Yönetme (Networking)


Önümüzdeki hafta boyunca her gün bu maddelerden birisini ele alıp hem adı geçen makaleden alıntılarla, hem de kendi deneyimlerimize dayanan yorumlarımızla açıklamaya çalışacağız. Umarız bu yazı dizisi inovatif olmayı insanlara yaratıcı düşünme teknikleri ile öğretmeye çalışan eğitimcilerin kulağına da küpe olur.

Yazar: Bora ÖZKENT

19 12 2009

Çevreci İnovasyonlar

İnovasyonların para kazandıran yenilikler olduğunu yıllardır eğitimlerimizde anlatıyoruz. Peki küresel ısınmanın bu kadar kritik bir gündem maddesi oluşturduğu bugünlerde, çevreye yönelik inovasyonlardan para kazanmak mümkün olabilir mi? Çevrecilik ve inovatif girişimcilik yeni bir potada birleşebilir mi?

İşte size bazı örnekler.

SkySails yük gemileri için geliştirilmiş paraşüt/yelken karışımı bir icat.Bağlanmak için bir direğe değil de sadece uzunca bir halata gereksinim duyduğundan uygulaması pratik. Rüzgarın durumuna göre gemilerde %10-35 yakıt tüketimi sağlayabiliyor.


Tuvalet sifonlarında harcadığımız suyu azaltmak için bir sürü fikir geliştirildi bugüne kadar. Ama sanırız SinkPositive şimdiye kadarkilerin en iyisi. Doğrudan sifonun üzerine yerleştirilen lavobadan akan atık su sifonun haznesinde toplanıyor. Eminiz suyun yeniden kullanımına yönelik bu tip çözümlerde çok artış olacak.

Kendi enerjini kendin üret" konseptine uygun ürünler gittikçe ucuzluyor, pratikleşiyor ve küçülüyorlar. Solio Classic Universal Hybrid Charger, cep telefonları, fotoğraf makinaları ya da mp3 playerler gibi el elektroniği ürünleri için geliştirilmiş. Bu minik solar panel ürünü 1 saat kadar güneşi gördüğünde cep telefonunuza 20 dakika, mp2 playerinize ise 50 dakika yetecek enerjiyi üreiyor.

Bisiklet otomatı olarak Türkçe'ye çevirebileceğimiz Bikedispenser Hollandalılar tarafından geliştirimiş. Belli bir aidatla üye olduğunuz sistem size bir kart veriyor. Siz de bu kart sayesinde 15 saniyelik bir işlemle bisikletinizi kiralayabiliyorsunuz. Keşke İstanbul biraz daha düz olsa dememek mümkün mü?

Yazar: Bora ÖZKENT